İçdökümü: Changeling (Spoiler Only)



Şimdi size “ya hadi abi ya” diyeceğiniz bir gerçek hayat hikayesinden bahsedeceğim. Filmi izledikten sonra eşime anlattım ve bana dünyanın en saçma hikayesi olduğunu söyledi. İnanılması imkansız olan bu saçma sapan hikayenin gerçek olduğunu öğrenmek ise ikimizin de insanlıktan umudunu yitirmesine sebep oldu.

 

Angelina Jolie’nin başrolünü oynadığı, Clint Eastwood’un yönetmen koltuğunda oturduğu Changeling, 1920’lerin sonlarında yaşanan trajediler bütününü beyaz perdeye taşıyor. Hikayemiz şöyle; Christine Collins isimli çalışan yalnız annenin 9 yaşındaki oğlu bir cumartesi günü kayboluyor. Annesi, Walter’ı bulmak için tüm illerdeki kayıp çocuk bürolarını, kendi bölgesinin polis teşkilatını, komşularını, iş arkadaşlarını, kısacası nefes alan herkesi harekete geçiriyor. Bölgelerinde görevli bir pastör (John Malkovich oynuyor), polis teşkilatının görevlerini kötüye kullanması dolayısıyla yıllardır onların yaptıkları yanlışları ve eksikleri vaazlarında dillendiren bir adam ve Christine’in durumuyla yakından ilgileniyor. 


Aradan beş ay geçiyor ve Walter’dan hala iz yok, Christine hala her gün tüm şehirlerin polis teşkilatlarını aramaya devam ediyor. Polisin güven vermekten ziyade birçok faili meçhule karıştığını haykıran pastör de bunca ay sonra 9 yaşındaki bir çocuğu bulmaktan aciz bu teşkilatın yapamadıklarını anlatmaya ve kamuoyu oluşturmaya başlıyor. Polis, üzerindeki kamuoyu baskısı dolayısıyla saçma sapan, inanılması güç yollara başvurup konuyu kapatmaya çalışıyor.

 

Bu saçmalıklar silsilesi, Walter’a çok benzeyen eşkâldeki bir çocuğu Christine’e “oğlunu bulduk” diyerek getirmeleriyle başlıyor. Christine, çocuğun kendisine ait olmadığını anlatmaya çalışsa da polis “beş aydır çocuksuz bir hayatı yaşadığı ve özgürlüğün tadını aldığı için sorumluluktan kaçmaya çalışıyor” gibi abuk, manasız, birinin bunu düşünmesinin bile acımasızca olduğu bir sonuca vararak tüm radyo ve gazetelere kadını suçlayan bir röportaj veriyor. Christine, durumun vahametini yeni yeni kavramaya başlamış halde sahte Walter’ı oğlunun dişçisine, okuluna götürüyor, Walter’ı tanıyan herkesten bu çocuğun Walter olmadığına dair yazı alıyor. Polis teşkilatı ise kamuoyunu susturmak ve yanlış yaptıklarını kabul etmemek için Christine’i akıl hastanesine kapattırıyorlar. Evet, yanlış okumadınız, kadını hayal görmekle suçlayıp akıl hastanesine kapatıyorlar.


(Christine burada Walter'ın boy çizgisiyle sahte Walter'ınkini karşılaştırıyor) 

 

O hastanedeyken sahte Walter, kendisinin Christine’in oğlu olmadığını, sadece Hollywood’a gelip çok beğendiği bir aktörle tanışmak için yalan söylediğini itiraf ediyor. Bu itirafı da yeterli bulmayan teşkilat, Illinois’daki bir “Tavuk Kümesi Cinayetleri” davasıyla karşılaşıyor ve kümeste cinayetlere şahitlik eden bir çocuğun Walter’ın da öldürülenler arasında olduğunu söylemesiyle Christine’i yaka paça akıl hastanesinden çıkartıyorlar.

 

Yakalanan seri katil ölüm cezasına çarptırılıyor, polis teşkilatında tüm bu saçmalıklara sebep olmuş insanlar işlerinden çıkartılıp tazminat ödemeye mahkum ediliyor ama Walter’ı aramaktan umudunu kaybetmeyen Christine, her gün ülkedeki tüm polis teşkilatlarını ve kayıp çocuk bürolarını aramaya devam ediyor.

 

Evet, hikayemiz filmde böyle ilerliyor ama gerçekte olanlar bundan daha detaylı saçmalıklar silsilesi. Teşkilattan atılan adamların işe geri alınmaları ve tazminatlarını asla ödememeleri gibi. Bu arada gerçekte Christine 5 gün sonra polise kayıp ilanı açmış, bu da ilginç bir detay kesinlikle.

 

Bu hikayeye hangi açıdan bakmalıyım, nasıl irdelemeliyim diye düşündüm tüm akşam. Öncelikle benim için eğlenceli olan kısımlarla başlama kararı aldım.

 

2008 yılında kocaman bir platoda çekilen bu filmde en sevdiğim şey kostümler oldu. Zamanının modasını yansıtmasının yanında gerçekten günlük olarak giyilebilecek kıyafetlerle insanların bezeli olması filme yabancılaşmayı önlemiş. Ne demek bu, bazen dönem filmlerini izlerken empati kuramazsınız ve farklı bir gezegenden ya da zamandan olduğunu bildiğiniz için kendinize çok uzak gelir ya; bu filmde bunun tam tersini yaşıyorsunuz. Giydikleri hiçbir şey oyuncuları uzaklaştırmıyor, tavırları da öyle.

 

Platoda bir tramvay var, evet, koskocaman bir ray dizilmiş ve filmin büyük bir bölümünde bu tramvayın gündelik hayata olan etkisini görebiliyoruz. Dekorlar muhteşem, döneme ait radyodan perdelere, telefonlardan ofis masalarına kadar prodüksiyon şahane bir iş çıkartmış.


 

Maalesef eğlence burada sona erdi benim için, size bu kısımda beni hayattan soğutan kısımları anlatmak istiyorum.

 

Kadının yalnızlığını düşündüm film boyunca. Sahip çıkan tek kişi tanımadığı etmediği bir pastör oldu. Annesi-babası nerdedir, bir uzak akrabası dahi yok muydu hastaneden çıkartacak? Çocuğu kaybolmuş yalnız bir kadın, çalışmak zorunda, sahip çıkan tek bir insan var ve bu adamı tanımıyor bile. 1920’li yıllarda tek başına çalışan bir kadının oğluyla olan hayatı o döneme göre marjinal bir durummuş beli ki. Erkek egemenliğinin altında ezilen kadınların ne gibi zorluklarla karşılaşabildiklerini az çok görebiliyorsunuz. Örneğin Christine yönetici pozisyonunda çalışıyor ve müdürü onunla konuşurken “patronumuza kadın yönetici almak istediğimi söylediğimde tereddütleri vardı ama sen çalışkanlığınla bu tereddütleri yıktın” diyor. Bu cümle bugün ne kadar yabancı, saçma ve garip gözüküyorsa, o dönemin gerçeği buymuş. Bu gerçekle birlikte yalnız bir kadının başına gelebilecekleri hayal edebiliyorsunuzdur.


(Christine ve Walter'ın gerçek fotoğrafı)


Yine dönemin polis teşkilatının kamuoyundan korkup saçma salak işler açmadan önce kendilerini ne kadar insanüstü gördüklerini de anlıyoruz. "Biz hata yapamayız, bu kadın aklını kaçırmış" gibi saçma salak bir argümanla kadını akıl hastanesine kapatmak nedir? Devletin polise verdiği hak ile, yasal olarak polisin "bu deli" dediği herkesin akıl hastanesine kapatılabiliyor olması bile teşkilatı inanılmaz üstün kılıyor zaten. Devlet destekli polis zorbalığının nelere yol açabileceğinin tarihi bir örneği kesinlikle bu hikaye. 

 

Bugünün teknolojisinin eksikliğini görüyorsunuz ve bu duruma çok üzülüyorsunuz. Çünkü teknolojik olarak geldiğimiz durum birinin bize herhangi bir çocuğu kakalamasına DNA testi ile engel oluyor. Ayrıca bir yeri aramak bizim için saniyeler sürüyor ama o dönemde santrale bağlanmak ve karşı tarafa ulaşmak meşakkatli bir süreç.

 

Kıyafetler benim için ne kadar tatlış, tontiş, ponçik olsa da madalyonun bir de arka tarafı var tabii. Erkek saldırganlığı ve kadın çekimserliğinin çok net çizgilerle çizildiği filmde, kostümlerin etkisini Angelina Jolie BBC’ye verdiği röportajda şöyle açıklamış; “vücudunun hatlarını örten bir şekilde, oyuncak bebek gibi giyiniliyormuş. O dönemde bir hanımefendinin hali ve tavrı aynı o kıyafetler gibi olmak zorundaymış”. Christine’in tavrı hakkında da, dönemin kadına bakış açısıyla ilgili de beni rahatsız eden her şeyi böyle açıkladı. Hatta kendisine çok uzak olan bu tavırları oynarken tepki vermemek için kendisini zor tuttuğunu da dile getirdi. Röportajın linkini aşağıda bulabilirsiniz.

 

Filmi izlerken beni en rahatsız eden kısım Christine’in bir türlü çığlık atamamasıydı. Angelina Jolie’nin kostümleri anlatırken kurduğu cümlelerle bunu neden yapamadığını anladım. Yaşadığı stresin karşılığında sessiz sakin ve gülümseyerek polise derdini anlatmaya çalışan bir kadın profili olması beni çok gerdi. Açıkçası izlediğim birçok korku filminden daha korkunç bir duyguydu bir kadını bu şekilde görmek. Çaresizliğin, kimsesizliğin suratımıza tokatlarca vurulduğu ve korkunç bir hikayeyi konu eden bu film kabuslarıma girecek kesinlikle.

 

Filmden sonra iyi bir “gerçek vs saçmalık” polisi olarak tavuk kümesi cinayetleriyle ilgili birçok araştırma videosu izledim. Filmlerce anlatılacak bir vahşet var aslında konunun ardında. Biz bu vahşeti Christine isimli bir kadının başına gelenlerle beraber izliyoruz ve asıl konu bu kadının yaşadıkları olduğu için cinayetlerden sadece bahsedilmiş. Bu arada filmde cinayeti işleyen Gordon Stewart Northcott’un idam edildiği gösteriliyor ve annesinden hiç bahsedilmiyor, ancak gerçekler tam olarak öyle değil. Yine bu arada, kardeşim siz bu adamın birebir aynısını nereden buldunuz? Mindhunter'ı övdüm övdüm, adamlar 2008 yılında yapmış aynısını meğer... Cast ekibini de bu vesileyle kutluyoruz efendim. 


(Gordon Stewart Northcott)

 

Manyaklıklar şöyle başlıyor: Gordon isimli 23 yaşındaki Kanadalı birey Amerika’ya geliyor ve bir tavuk çiftliğini satın alıyor. Ailesi, yani annesi ve kız kardeşi hala Kanada’da. Kız kardeşinin oğlunu “gelsin bana yardım etsin, koluna bir altın bileziktir, iş öğrensin haylaz olmasın” gibi bahanelerle yanına alıyor. Bu çocuğa uyguladığı fiziksel ve psikolojik şiddetle çocuğu sindiriyor ve beraber erkek çocukları kaçırmaya başlıyorlar. Tecavüz var mıydı yok muydu o kısımdan emin değilim ama günün sonunda illa bir manyaklıkla kaçırıyorlar bu çocukları. 20'ye yakın çocuktan bahsediyoruz. 

 

Annesi bir şeyler karıştırdıklarından işkilleniyor ve ziyarete gidiyor bunları. Gittiğinde öğreniyor neler olduğunu, hatta annesi geldiğinde daha çocukların bazıları kümeste hapis. Annesi diyor ki “bu çocuklar sizin eşkalinizi biliyor, birine söylerlerse başımız belaya girer, bunları öldürmek lazım”. Cinayetler böyle başlıyor. Böyle annelik yerin dibine batsın, seninki çocuktu da bunlar yarasa mıydı, ne günahları vardı yani?



(Anne Sarah Louisa Northcott)

 

Neyse, bunlar belgesiz, izinsiz öyle kafalarına göre Amerika’da yaşadıkları için ve tabii oğlunun sağlığından şüphelendiği için kız kardeşi bunları göçmen bürosuna ispitliyor. Polis de aldığı istihbaratla beraber hoop çiftliğe gidiyor ve yeğeni buluyor tek başına. Yeğeni biraz sorguladıklarında başına gelenleri, çocukları, cinayetleri, heeeer bir şeyi anlatıyor yeğen. Aferin oğlana gerçekten, o anlatmasa sittin sene ara dur çocukları… Cesetleri de gömdükleri yerden çıkartınca doğruyu söylediğini anlıyor polis ve sonunda doğru bir şey yapıyorlar, ana oğul bunları yakalıyorlar.


Bu oksijen israfının annesi ya gerçekten yardım etmiş ya da annelik içgüdüsüyle oğlunu kurtarmak istemiş; sebebi neyse, cesetler bulunduğunda Walter’ı kendisinin öldürdüğünü söylüyor polise ama bedeni bulunamıyor, tabii kadın cinayetten hüküm giyiyor. Birkaç yıl hapiste yattıktan sonra serbest bırakılıyor. Walter'ın cesetler içinde olmaması, kurtulmuş bir çocuğun da Walter'la kaçtığını ama bir daha görmediğini söylemesi sonrasında Christine umutlanıyor. 



(Cesur yeğen Sanford Clark)


Gordon asılıyor gerçekten bu arada. Walter'ı öldürüp öldürmedikleri meçhul maalesef ve bu Christine'e bir umut veriyor. Kadıncağız öldüğü güne kadar oğlunu aramaya devam etmiş.  


O çiftlik bugün hala kullanımdaymış, sahipleriyle röportaj yapmışlar, “haberimiz yoktu” dediler videoda. Zaten bu olaydan sonra semtin adı falan değiştirilmiş.

 

Yani filmde buzdağının üzerine düşen kar taneciğini bile görmüyoruz. Olaylar çok acayip. Korkunç bir loopa girip konuyla ilgili birkaç YouTube videosunu üst üste izleyince filmi unuttum.

 

Konu gerçekten uyku kaçıracak cinsten, dolayısıyla kendinizi psikolojik olarak hazırlamadan bu filmi izlememenizi tavsiye ederim. Mindhunter’ı izlediyseniz çok seveceğiniz bir film ama. Karanlık atmosferi, umut dolu bitişi, Angelina ablamızın dillere destan oyunculuğu ve muazzam prodüksiyonu dolayısıyla puanım: 



Comments

Popular posts from this blog

İçdökümü: Bayi Toplantısı (Spoiler içerebilir)

İçdökümü: Ölümlü Dünya (Ağır Spoiler İçerir)

İçdökümü: The BFG