İçdökümü: The BFG

 


Şimdi size kalbimi tamamen değiştiren bir filmden bahsedeceğim. 

İsmi Büyük Sevimli Dev anlamına gelen The BFG (Big Friendly Giant), devler ülkesinde cüce olan naif bir kişilik. Rüyalar diyarından yakaladığı tatlı rüyaları, geceleri insan diyarına gelip tek tek bizlere üflüyor. Dünyanın var oluşundan beri hayatta olan BFG, oldukça yaşlı olmasına rağmen gayet atik, biraz zayıf, biraz da komik konuşuyor ama naif yüreğine bakınca neden büyük ve arkadaş canlısı dendiğini hemen anlıyorsunuz. 

Sophie isimli insomnia problemli yani uyuyamayan küçük bir kız, yaşadığı yetimhanede sabahın 3'ünde etrafta dolaşırken, dışarıdan gelen tıkırtıların sebebini merak ederek balkona çıkıyor. Daha önce o saatlerde küçük çocukları kaçıran bir canavarın etrafta olduğunu duyduğu için çok korkuyor ama merakına yeniliyor. Balkonun baktığı caddede önce koskocaman bir elin kediler tarafından devrilen çöp tenekesini dikkatlice kaldırdığını görüyor. Sonra o elin sahibinin, yani kocaman dev bir suratın onunla göz göze geldiğini. 

Sophie çığlıklar atarak yatağına koşmaya çalışırken The BFG onu yakalıyor ve battaniyesine Sophie'yi sarmalayıp koşmaya başlıyor. 

Yolculuk bittiğinde Sophie kendini bir devin evinde buluyor. Masanın üzerindeki tuzluktan bile küçük olan kızcağız, BFG'ye ne kadar korktuğunu ve eve dönmek istediğini anlatıyor. BFG ise Sophie'nin ondan dünyaya bahsedeceğinden, kendisini bir kafese kapacaklarından, tüm radyo ve televizyonların onu çekeceğinden korkuyor ve Sophie'ye onu bırakamayacağını söylüyor. 

Bir süre tartışıyorlar ve günler geçiyor. Durumu kabullenen Sophie, işe gitmek için hazırlanan BFG'ye kendisiyle gitmek istediğini söylüyor. Birlikte rüyalar diyarına gidip tatlı rüyalar yakalıyorlar orada. 

Aralarında geçen diyalogta BFG herkesi ve her şeyi duyduğunu ona şu ifadelerle anlatıyor: 

"Sıklıkla, bulutsuz gecelerde, gökyüzündeki yıldızlardan gelen müziği duyuyorum. Toprakta dolaşan küçük karıncaların konuşmalarını duyuyorum.  Tırtıllar en konuşkan olanlar. En güzel kelebeğin kim olacağını tartışıyorlar sürekli. Uğurböceklerinin yaprak üzerindeki yürüyüşlerini duyuyorum. Ama en komik hikayeler hep bitkilerden ve ağaçlardan çıkıyor. Evet, onlar yaşıyor ve büyüyorlar, gülüyorlar, konuşuyorlar, aynı sen ve ben gibi. Her harikulade ve her korkunç şeyi duyuyorum. Dünyadaki tüm saklı fısıltıları da." – The BFG 


Hikayeyi burada durdurmak istiyorum. 

Öncelikle BFG'nin çizimi, seslendirmesi, tavırları, her ama her şeyi muhteşem resmedilmiş. Sophie'yi oynayan oyuncunun yeteneği ise stratosfer seviyesinde. Bu arada hikayenin gerisinde Kraliçe Elizabet var, evet, Britanya Kraliçesi var filmde. Tüm, tüüüm oyuncular, tüm ekip muhteşem. 

BFG'nin evi ve yatağı ise prodüksiyonun işinin ehli olduğunu açıkça gözler önüne seriyor. 

Filmin müzikleri, seyircinin hissetmesi gereken her duyduyu kamçılıyor. Şu an soundtracklerini dinleyerek yazıyorum bu yazıyı. Filmden sonra dinlemenizi mutlaka tavsiye ederim. 

Diyaloglar çok yalın ve bazı sahneleri yüzünden o kadar uzun ve çok kahkaha attım ki eşimden fırça yedim. Beni tanıyan herkes nasıl bir gülme krizinden bahsettiğimi anlamıştır. O tanıklık ettiğiniz krizin 10-15 dakika sürdüğünü hayal edin. Siz de şikayetçi olurdunuz, emin olun.


Peki hiçbir şeyden bahsetmeyecek ve her konuyu kısacık geçeceksem ben neden bu blog yazısını yazıyorum şu an? Çünkü Tanrı bana bu film üzerinden konuştu ve uzun yıllardır yüreğimdeki duama yanıt verdi. Film zaten Tanrı'yı anlatıyordu ama ben ne izlemeden önce ne de izlerken bunu anlayamamıştım. Film bitince gözlerimin dolduğunu hissettim, kendi kendime "Tanrı bana cevap vermiş olabilir mi gerçekten yoksa bunu hayal mi ediyorum?" diye düşündüm ve Google'da "the BFG about God" şeklinde saçma sapan bir arama yaptım. Karşıma "The BFG filmi bana Tanrı hakkında ne öğretti" başlıklı bir blog yazısı çıktı. Bu yazıda benim görmediğim birçok detay, filmle ve Tanrıyla ilgili bir çok övgü vardı. Yazıyı Türkçeye çevirdim, yazımın sonuna ekleyeceğim kaynak linkiyle birlikte, İngilizce biliyorsanız filmi izledikten sonra yazarından okumanızı tavsiye ederim.

Bu arada şu eleştirimi de yapmadan geçemeyeceğim, IMDB puanı 6.5, nedenini anlayamıyorum ama Tanrı'dan bahseden hiçbir film yüksek puan alamıyor IMDB'de. Çok ilginç bir konu bu ama bunu bilahare tartışmak istiyorum. Belki mükemmel olmadığı için düşük puan vermişlerdir. Gerçi sevgiyle yapılan hiçbir işin mükemmel olmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü sevgi zaten mükemmel değildir. 
 
Küçücük bir çocuk yüreğinden ve gözünden Tanrı'yı anlamak, bizi duyduğunu hatırlamak, O'na kayıtsız şartsız koşulsuz güvenmenin muhteşemliği, olabilecek en naif, en tatlı, en sevimli, en komik ve en direkt şekilde resmedilmiş filmde. Yüreğinizde Tanrı'nın sizi duymadığı, dualarınıza karşılık vermediği gibi bir acılık varsa eğer şu an, bu filmi hemen izleyin. Ne yapıyorsanız bırakın hemen şimdi. Hiçbir şey bu mesajı almanızdan ve Tanrı'nın sevgisini hissetmenizden daha önemli olamaz. 

Bazı müjdeler kişiseldir, bazıları ise evrensel. Bizi peşinden sürükleyen, kalbimizin ortasında büyüyüp yeşeren müjdemiz ise çok, çok kişisel ama çok evrensel. Çok seviliyoruz, hep duyuluyoruz. Bugün bu mesajı alması gereken her kimse yüreğini hazırlasın.

Filme verebileceğim puan, bana hissettirdiklerini herhangi bir skalada ölçmeye çalışmak anlamına geleceğinden ve bu da imkansız olduğundan SONSUZ'dur. Evet, bu filme puanım sonsuz. 

Bahsettiğim blog yazısı: 

Naçizane çevirim: 

The BFG filmi bana Tanrı hakkında ne öğretti

Öncelikle, size şunu söyleyerek başlamak istiyorum ki hiçbir kitabı ya da filmi olduğu gibi ele almayı seven birisi değilim. İzlemeyi, analiz etmeyi ve gizli mesajlarını bulmayı çok severim. 
Ama Cuma akşamı The BFG filmini izlemeye oturduğumda kalbime ve rüyalarıma süzülerek gelecek bir baloncuklu fısıltıya hazır değildim. Kötü bir cuma akşamı gibi görünen bir akşamın ortasında, oradaydı işte, bir fısıltı. Üzerimdeki yükler kalkmıştı ve dinlemek için kalbim hazırdı. 


Filmi izlemeyenler için detay vermek istemiyorum ama kısaca hikâye şöyle, the BFG adında bir dev, bir gece küçük Sophie’yi yetimhaneden kaçırıyor ve birlikte rüyaları yakalamak ve insanoğlunu kurtarmak için bir maceraya çıkıyorlar.


Roald Dalh’ın tüm kitap ve senaryodaki dili her şeyi gören, her şeyi duyan ve gecelerimize rüyalar üfleyen bir devi resmediyor. Sessizce oturup yaratıcımızın elinin izlerini bu senaryonun her yerinde olduğuna hayret ettim. Rüyalar Şehri’nde yaratıcımızın garip fısıltısı duyulmuştu;
“Sıklıkla, bulutsuz gecelerde, gökyüzündeki yıldızlardan gelen müziği duyuyorum. Toprakta dolaşan küçük karıncaların konuşmalarını duyuyorum.  Tırtıllar en konuşkan olanlar. En güzel kelebeğin kim olacağını tartışıyorlar sürekli. Uğurböceklerinin yaprak üzerindeki yürüyüşlerini duyuyorum. Ama en komik hikayeler hep bitkilerden ve ağaçlardan çıkıyor. Evet, onlar yaşıyor ve büyüyorlar, gülüyorlar, konuşuyorlar, aynı sen ve ben gibi. Her harikulade ve her korkunç şeyi duyuyorum. Dünyadaki tüm saklı fısıltıları da.” – The BFG


Belki de yüreğimin duymaya en çok ihtiyacı olan şey buydu bu gece. Belki o yüzden O’nun fısıltılarını duydum. Ama, ne olursa olsun, oradaydı işte. Gözümün önünde, bu karmakarışık dünyayı yaratan Tanrı için yaşadığımızı hatırlatan küçücük bir fısıltı. Yıldızları, uğurböceklerini, tırtılları, yaşayan-nefes alan ağaçları ve buz gibi denizleri yaratan Tanrı. Hepsini yaratan. Yarattı, yaşam üfledi ve onlara rüyalar verdi. Bu dünya hayatta ve O’nu yüceltmek için şarkılar söylüyor ve O her gün rüyalar üflemeye devam ediyor. 

Düşünün nasıl büyük bir Tanrı’ya hizmet ettiğimizi. O, dünyadaki tüm gizli saklı fısıltıları duyan ve bize geri fısıldayan bir Tanrı.  
 
“Yetimhanede kalp atışımı duymuş muydun?” diye sordu Sophie. “Evet, şimdi bile duyuyorum.” 


Ah, yüreğimin duymasına en ihtiyacı olan şey, ne tatlı bir söz bu. Kalbimiz atarken O tam burada. 

“BFG, karıncaların konuşmasını ve örümceklerin dönüşünü duyduğunu söyledin, hatta yıldızları. Beni hala duyabiliyor musun? Burada olduğunu hissediyorum. Burada olduğunu biliyorum. Atla, Sophie” dedi ve atladı Sophie. 


Yetimhanenin balkonundan, BFG’ye güvenip atladığında, O oradaydı ve Sophie’yi yakaladı, biz de atlamalıyız. Başımız önde atlamalıyız, kayıtsızca bırakmalıyız kendimizi, biz de atlamalı ve düştüğümüzde bizi tutacağına güvenmeliyiz. 
 
İnsanoğlunun sorunu güvenmiyor oluşu, güvenmiyoruz değil mi? Hepsini yanlış anlamışız. Kendi türünü öldüren tek varlık biziz. Arkadaşlarım, bunları kendime, kendi yorgun yüreğime vaaz ediyorum. Çünkü aynı BFG’nin dediği gibi “insanoğlu kendine uygun kurallar yaratıyor”, “Herkes kendine uyan bir kural üretiyor.” 
BFG buna ek olarak diyor ki “İnsanoğlunun sorunu, kendi gözleriyle kesin olarak görmedikleri herhangi bir şeye tamamen inanmayı reddetmeleri.” 


Bu dünyayı kendimizinmiş gibi düşünmekten vazgeçmeliyiz. Umutsuzca kendi hikayemizi yazmaya çalışmaktan vazgeçmeliyiz. Güneşin altındaki her şeyi ve bizi yaratan Tanrı’ya dönmeliyiz. Çünkü, hayatımızdaki tek gerçek ve kalıcı şey O. Dünyadaki tüm gizli saklı fısıltıları ve kalbimizin atışını duyabilen, gecelerimize rüya üfleyen ve her sabahı lütfuyla donatan 
dev O

 
“Sonunda senin rüya şehrine geldik küçük hanım. Tüm rüyaların başladığı yerdeyiz.”

Comments

Post a Comment

Popular posts from this blog

İçdökümü: Bayi Toplantısı (Spoiler içerebilir)

İçdökümü: Ölümlü Dünya (Ağır Spoiler İçerir)