İçdökümü: The Crown - 4. Sezon

Aylar olmuş bir şeyler yazmayalı. İş güç derken buraları sahipsiz bırakmak tatları kaçırmadı değil... Ölümler, hastalıklar, doların imkansız seviyelere yükselişi ve her şeyden önemlisi Master Chef dolayısıyla olduğunu düşünüyorum bu durumun. 

İlk sezonundan itibaren büyük bir zevkle, hayretle, heyecanla izlediğim, Netflix yapımı olan The Crown dizisinin dördüncü sezonunu biraz önce bitirdim. Bir solukta yılları içime çektim. Bu muhteşem yolculuktan size de bahsetmek istiyorum naçizane. 

Dizinin konusundan bahsedeyim kısaca. 

Kraliçe Elizabeth'in amcasının tahttan feragat etmesiyle babası VI George tahta geçiyor ve vefatının ardından, on altı yaşındaki körpecik ve pek sevgili Elizabeth kraliçe oluyor. İlk üç sezon boyunca evliliğini, öğrendiklerini, Britanya'nın başbakanlarıni ve savaşları izliyoruz. İzlerken "yok artık, bu da abartı değil mi biraz?" diye düşündüğünüz birçok konu, genelde bölüm sonunda gerçek belgelerle gösteriliyor. Filmin yönetmeniydi sanırım, bir röportajında ikinci sezonun yarısının gerçek, diğer yarısının ise hayali olarak gerçek olduğunu söylemiş. Öyle olmasını umut ediyorum gerçekten, mahrem birçok konu işleniyor çünkü ve tanıdığımız kraliçenin mahremini milyonlara kolayca açması mümkün olmamalı... 

Dördüncü sezonda evli bir hanımla cima eyleyen Charles'ın, aile baskısıyla başka biriyle evlenmek zorunda kalışını; on sekiz yaşındaki körpecik, çekingen, sevecen ve insan canlısı Diana ile tanışmalarını ve evliliklerini izledik. 

Kısaca bu sezonda bahsi geçen birkaç konuyla ilgili şahsi fikrimi paylaşmak istiyorum. 

Rahmetli Prenses Diana'yı çok seven, hakkında birçok yazı okumuş ve çocuklarının anneleri hakkındaki neredeyse tüm röportajlarını izlemiş bir kadın olarak sevgisizliğin bir insanı nasıl yaralayabileceğini, hepimizin sevgiye ne kadar ihtiyaç duyduğunu, küçücük bir teşekkürün aslında hayatımızda ne büyük bir değeri olduğunu anladım bu sezonda. Bazen küçücük, üzerine düşünülmemesi gereken şeylerin yoksunluğu insanın en büyük kabusu oluyor; sevdiğine sarılma özgürlüğü gibi...

Kraliçenin aldatıldığına kadar birçok mahrem detayın yer aldığı bu dizinin kraliçe tarafından onaylanmasının sebebinin (onaylanmadan yayınlanmasının mümkün olmadığını hepimiz kabul edelim lütfen öncelikle), halkı tarafından "hiçbir işe yaramadan milyonlarca pounda mâl olan aile" olarak görüldüğünün farkında olup sempati toplamak için olduğunu düşünüyorum. Bir haberde, kraliyet içerisinden söylenene göre kraliçe Elizabeth, eşi Philip'in Charles'ın yaşadıklarına soğuk ve duygusuzca yaklaştığı sahnelerde kalbinin kırıldığını söylemiş ve eklemiş "insanlar kraliyet hayatımızın dizideki gibi olduğu konusunda eminler ve bu fikri değiştirmemiz mümkün değil". 

Açıkçası, merak dahi etmediğim bir hikayesi olduğunu düşünüyordum diziye kadar. Halbuki kesinlikle merak edilesi bir hayatı olmuş, ama "kraliçe" pozisyonuyla ilgili fikrim hala aynı; otorite olarak görülmesine rağmen taraf tutamayıp fikirlerini saklayan, hakedilmemiş bir makamın hala hiçbir işe yaramadığını düşünüyordum. Ama bu fikrim makamıyla ilgili, kraliçe Elizabeth ile ilgili değil.

Kraliçe için ise düşüncelerim kesinlikle bir şekle girdi diziyle birlikte. Gencecik bir kızın omuzlarına bir devlet yükü koyduran sistemden çok şey beklediğimizi anladım. Daha sıcak kanlı ve samimi bir insan olmasını beklemek saçmalık çünkü bir insanın onca yükün altında ezilirken dört kez anne olup hem eşine hem çocuklarına hem başbakanlara hem de kendisinden beklenenlere yetişmesi mümkün değil. Bu koşuşturmaca içerisinde duygulara kesinlikle yer yok. Kendi seçmediği bir görev için kendisinden vazgeçen bir kadın olduğuna kanaat getirdim kraliçenin ve yaşadıklarını yaşatmamak için ölene kadar da tahttan inmez gibi geliyor. Sırf bu sebeple bile çok saygı duyuyorum kendisine.   

Beni önceki sezonlarda da bu sezonda da en çok rahatsız eden ve etmeye de devam edecek olan şey kesinlikle ailenin av merakını diziye taşımaları. Sezonun başında birkaç bölüm boyunca birilerinin yanlış ateşi dolayısıyla yaralanan bir geyiği öldürmek için sıraya girmelerini, öldürdüklerinde de bunu güle oynaya kutlamalarını, askıda derisinin yüzülüşünü gösterdiler. Sezon sonunda da öldürülmüş kuş cenazelerinin duvardaki kancaya asılışını gösterdiler. Yani Britanya'daki tüm hayvanların kraliçeye ait olduğu gerçeği, zarar vermenin yasak olması falan, kendi köpekleriyle özenli ilişkileri, her ama her şeyi alıp götürüyor böyle gerçekler. İngiltere'de bir güvercine "kış" derseniz polis ceza yazar ama avlanmaktan asla geri kalmıyorlar. Kana doymayan bir insanoğlu... 

Kısaca prodüksiyondan bahsetmek istiyorum. 

Oyuncuların, kraliyet ailesi gibi konuşmak için birkaç ay ders aldıklarını bir röportajlarında izlemiştim. Altı ay kadar yoğun ders aldıklarını da ekleyeyim. Hayatımda duyduğum en ilginç "issue" okunuşunu duydum kendilerinden. Ne yazık ki, eğer takip ediyorsanız biliyorsunuzdur, prens William itibarıyla bu konuşma gelenekleri sonlandı. William ve Harry bizim gibi konuşuyorlar. Oldukça eski bir konuşma stiline ya da aksana mı denir, sahip olan kraliyet ailesi gibi konuşmayı öğrenmek hep özendiğim bir şeydi, diziyle birlikte bunun mümkün olduğunu anlamış oldum. Kraliyet ailesinin yanı sıra, Margaret Thatcher'ın şahsına münhasır konuşması ve ses tonu Gillian Anderson tarafından neredeyse birebir canlandırılmış. 

Cast ekibinin, oyuncu ararken en büyük kâbusu sadece benzerlik değil aynı zamanda oyuncuların tavır olarak da oynadıkları karakterleri yaşatabilmeleri olmuştur. Claire Foy ve Olivia Colman, kraliçenin gençliğini ve orta yaşlılığını oynayan iki kadın, saç diplerinden ayaklarına kadar kraliçeyi bize yaşattılar. Yalnızca mimik değil, duruş, ses tonu, oturuş, kalkış, bazen doğru yerde kalkan bir kaş, bazen göz bebeklerinin büyümesi ile. Hele bir "oh" deyişleri var ki, kraliçenin aynen öyle tepki verdiğine yemin ederim ama ispatlayamam. Yine tüm oyuncuların, karakterlerinin aslını yaşatan bir tavırla, oynadıkları karakterlere büyük bir saygıyla yer aldıkları aşikar. İyi bir The Crown izleyicisi olarak hem kendilerini tebrik ediyorum hem de emekleri için şahsım adına teşekkür ediyorum.

Beni bu dizide en çok etkileyen şeylerden biri kesinlikle kostümler. Özellikle tarihte önemli bir an canlandırılıyorsa mutlaka fotoğraflardaki kıyafetlerin aynısı tasarlanıyor, küpelerinden ayakkabılarına, saç tokalarından mendil kenarındaki oyaya kadar. Kraliyet ailesinin oldukça özenli bir kıyafet geçmişi olduğunu düşünürsek, terziler için büyük bir challenge'dan bahsettiğimi anlamışsınızdır. Yalnızca özel elbiseler değil, günlük kıyafetleri, günlük ayakkabıları, şapkaları, örtüleri, her ama her şeyleri muhteşem bir tasarım harikası. 

Bu arada sezon boyunca opera sanatçılarını, şahane şarkıları dinledik, muhteşem danslar izledik. Hem işitsel hem de görsel bir şölen gibi geçti her biri gerçekten. 

Gösterdikleri tüm evler, bahçeler, arabalar, girişler, kalabalıklar bu dizinin her bir sahnesinin büyük bir özenle, büyük bir emekle çekildiğinin göstergesi. Çoğunlukla havanın soğuk ve yağışlı olduğunu düşünürsek dış çekimlerde yaşanan zorlukları az çok tahmin edebilirsiniz. Dolayısıyla ışıkçıdan sesçiye, setçiden şoföre, muhteşem bir iş çıkartan emekçileri naçizane tebrik ediyorum. Umarım bir gün bu isimsiz kahramanlar için ödül törenleri düzenlenir ve emeklerinin karşılıklarını alırlar. 


Benim bu sezona puanım: 









Comments

Popular posts from this blog

İçdökümü: Bayi Toplantısı (Spoiler içerebilir)

İçdökümü: Ölümlü Dünya (Ağır Spoiler İçerir)

İçdökümü: The BFG