İçdökümü: Interstellar (Spoiler içerir)
Çok sevdiğim bir YouTube kanalı var, Astrum ismi ve gezegenlerin özelliklerini anlatıyor Nasa görüntüleriyle birlikte. Bu kanalı her izlediğimde evrendeki büyüklüğümüzün bakteri kadar bile olmadığını düşünüp daha alçak gönüllü olmak için kendimi motive ediyordum. Interstellar'ı her izlediğimde de aynı duygu yoğunluğunu ve Tanrı'nın elini çok net bir biçimde hissediyorum. Tesadüflerden ibaret olmayacak kadar mükemmel bir evrende toz tanesiyiz.
Interstellar, "kıyamet sonrası" diyebileceğimiz bir dünyada, yaşamı sürdürebileceğimiz bir gezegen bulma yolculuğuna çıkan birkaç astronotun hikayesi kısaca.
Dünyamız bir toz kıyametiyle karşı karşıya, yağmur yağmıyor, ekinler büyümüyor ve dolayısıyla birçok sebzenin bir daha ekilecek tohumu kalmamış. Bu kıyamet dolayısıyla dünyanın ihtiyacı olan meslek insanları mühendisler, astronotlar, kaşifler, fizikçiler değil çiftçiler oluyor ve Cooper abimiz Nasa'daki görevinden emekliye ayrılıp çiftçilik yapmaya başlıyor. Nefret ettiği bu hayatının ve çiftlik evinin tam ortasında bir yerçekimi garipliği başlıyor ve kızı Murphy bu garipliğe "hayalet" adını veriyor. Murphy'nin odasındaki kitaplıktan yere düşen kitap ve aksesuarlar, biçme makinasının anlaşılmayan bir sebeple evin kapısına kadar kendi kendine gelmesi, evdeki tozların Murphy'nin odasında ilginç bir sırayla yere süzülmesi ve bunun gibi birçok açıklaması güç olay sonunda Murphy bu hayaletin kendisiyle iletişime geçmeye çalıştığına ikna oluyor ve düşen kitapları mors alfabesine çeviriyor.
Cooper ise bunun bir mors alfabesi olduğuna ikna olmayıp gizemli toz öbeklerini binari kod üzerinden çözümlüyor ve bunun bir koordinat olduğunu düşünüyor. Haritada "Allah'ın boşverdiği" bir yeri gösteren koordinatlar ve yan koltuğunda uykuya dalan Murphy ile gecenin ortasına kadar araba sürüyor. Bu uuupuzun yolculuk nihayetinde Nasa'nın çok gizli üssünü buluyor. Nasa'da kendisinin de daha önce tanıdığı profesör ona durumun ehemmiyetini açıklıyor ve "çocuklarının geleceği için başka gezegen bulmak zorundayız" diyerek onu yıllar sürecek bir uzay yolculuğuna çıkmak için ikna ediyor. Murphy tabii babasından ayrılacak olmanın verdiği üzüntü ile bu durumu kabullenmese de babası kızı için gidiyor. Giderken Cooper'ın ona hediye ettiği kol saatinin gelecekte insan ırkının kurtuluşu olacağından bihaber, babasının ardından gözyaşı döküyor zavallı Murphycik.
Hikayemizin asıl olayları bu karar ve sonrasında gelişen durumlarla başlıyor. Nasa, 49 yıl önce Satürn'ün yakınlarında ortaya çıkan bir solucan deliğinin yerçekimini kullanarak zamanı büktüğünü keşfediyor ve birkaç astronotu on yıl önce o delikten geçirerek başka galaksilerde yaşam arayışına gönderiyor, bir astronot uzun zaman önce sinyal göndermeyi bırakmış ama gezegenden gelen datalar insan ırkı için ümit verici, birinden ne data ne sinyal gelmiyor, diğer birindense sinyal gelmeye devam ediyor. Cooper ve ekibinin görevi onların peşinden gidip keşfedilen gezegenleri analiz ederek dünyadaki insanları oraya götürmenin yolunu bulmak. Ancak bilmedikleri şey solucan deliğinin zamanı nasıl ve ne kadar etkilediği. Yani yerçekimi, zamanı hızlandırırken o gezegenlerden birinde geçirilen bir saatin dünyada kaç yıla mâl olduğu.
Hikayeyi burada bırakmak ve filmle ilgili başka ilginç detaylardan bahsetmek istiyorum. Bunlardan ilki kesinlikle filmin müziği. Kelimelerle bana hissettirdiğini açıklamaya çalışacağım. Öncelikle korkunç, mutlu, huzurlu hissiyatlar değil bunlar, bu filmin müziği tam olarak kalp kırıklığının, endişenin, çok sevmenin ve birilerinin hayatını kurtarmak istemenin müziği. Müziğin yükselip, nirvanaya ulaşıp bir anda uzay sessizliğine geçiş yapması ise konsantrasyonun hiç düşmemesini sağlamış.
Christopher Nolan hikayeyi öyle bir film haline getirmiş ki tek bir sıkıcı sahne yok içerisinde. Şu an o uzay mekiğinde ne oluyor, dünyada Cooper’ın ailesi ne yapıyor, geçen zaman nasıl geçmiş, bunların hepsini çok büyük bir merakla izliyorsunuz. Karakter gelişimleri, özellikle Murphy’nin nasıl bir insana dönüştüğünün hikayesi ise üzerine kitaplar yazılabilecek potansiyelde. Bir babanın kızı için tabiri caizse galaksinin bir ucuna gitmesi ama bunu yaparken kaçırdığı doğum günleri kalbinizi kırıyor, o merakla hayaletinin mors kodunu çözmeye çalışan minik kızın büyüyüp insan ırkını kurtaran kahramana dönüşmesi ve babasının duyduğu gurur mutlu ediyor, aralarındaki sevgi ve güven bağı ise gözlerinizi yaşartıyor. İnsan ırkını kurtaran şey de bu sevgi oluyor nihayetinde.
Nolan, benim (eminim sizin de tabii) çok sevdiğim ve defalarca izlediğim birçok filmin yönetmeni. Bu adamın Inception’ı, The Prestige’i nasıl çektiğini, nasıl bir hayal dünyası olduğunu hep merak etmiştim. Interstellar ile bu merakım katlanarak arttı gerçekten. Eğer bir organ olabilseydim, Nolan’ın beyni olmayı çok isterdim.
Ayrıca o iki robotu icat etmeleri, izleyicinin o abidik tipteki robotlarla bağ kurmalarını sağlamaları da muhteşem bir iş yaptıklarının göstergesi tamamen. Filmin, müziğinin yanı sıra beni en kalbimden vuran kısmı o robotlar ve onların hikayedeki yerleri oldu.
Filmden sonra, Teorik Fizikçi Kip Thorne ve Nolan’ın nasıl anlaşmalar yaparak hikaye üzerine çalıştıklarını anlatan yazılar okudum ve gerçekten bazı şeylere çok güldüm. Thorne saçma bulduğu hiçbir şeyin filmde yer almaması konusunda baskı yapmış Nolan’a, ışık hızı buna dahil. İzin verdiği tek şey buz bulutu olmuş. Bunun da temel fizik kuralları doğrultusunda saçma olduğunu açıklamış sonrasında. Yine de, filmin bugüne kadar çekilmiş en yerinde, en nokta atışı bilim-kurgu filmi olmasında Kip Thorne’un rolü çok büyük. Beyinlerimizdeki kıvrımları çoğaltan Kip abimize kocaman bir alkış.
Tabii yazdığınız senaryo ne kadar şahane ve nokta atışı olursa olsun, aynı şekilde onu oynayacak ve seyirciye o hikayeyi geçirecek birilerinin olması da şart. Film boyunca izlediğimiz üç ayrı Murphy var ve üçü de bize bir roller-coaster macerası yaşatıyor. Cast ekibi muazzam bir iş çıkartmış ve en doğru insanları en doğru yerlere koymuş. Sadece Murphy’lerin göz renklerinin uyumundan, tip olarak benzerliklerinden bile onları alkışlamamak elde değil. Zaten Sir Michael Caine gibi bir efsanenin yer aldığı ekibin kötü olması mümkün değildir benim gözümde. O kadife gibi İngiliz aksanıyla beni evime götürdü, sonra başka gezegenlere gitmek için ikna etti. Onun sesinden muazzam bir şiir dinledik defalarca. Ah kalbim… Tabii Matt Damon’ı da anmadan geçmemek lazım, kendisi bizim Marslımız olmadan önce de uzayda koloni kurma meraklısı bir bireymiş.
Cast ekibi kadar prodüksiyon ekibinin de benden alacağı koskocaman bir alkış var. Kanada ve İzlanda gibi adını duyduğunuzda dişlerinizi titreten ülkelerde yapılmış kara çekimleri. Ayrıca o nasıl ışıklandırmadır, o nasıl dekor kurmadır, nasıl kostümdür. Muhteşem bir emek ve o emeğin karşılığında muhteşem bir göz ziyafeti sunmuşlar karşımıza.
Kostümle ilgili yaptıkları kısa bir çalışma videosunu aşağıya bırakıyorum; o kaskların, o kostümün nasıl bir emek olduğunu görmenizi sağlayacağına eminim.
Işıklandırma için ayrı bir parantez açmak istiyorum. Her kasklı sahnede özellikle yansımalara baktım hem alışkanlıktan hem de meraktan. Gölgelerin muntazam açısına, yansımalara, kullanılan ışıkların renk tercihlerine dikkat ettiğinizde ışık ekibinin emeğini net bir biçimde göreceksiniz. Kaskların önlerinin camdan olması tüm prodüksiyon için bir karın ağrısı yarattığına eminim. Hayatınız boyunca hiç bir mağaza camından kıyafet fotoğrafı çekmeye çalıştıysanız ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Filmin büyük bir bölümünde kask giyildiğini düşünürsek, nasıl bir emekten bahsettiğimi anlamışsınızdır. Tek kelimeyle şahane.
Kaç kez izledim bilmiyorum ama kesinlikle tekrar tekrar izleyeceğim, çocuklarıma izleteceğim. Size de mutlaka öneriyorum. Asla pişman etmeyeceğine, 7'den 70'e herkesin beğeneceğine emin olduğum bir film Interstellar. Thank me later, alligator!
Gitme o güzel geceye usulca
İhtiyarlık yanmalı ve saçmalamalı gün kapandığında;
Öfkelen, öfkelen ışığın ölümünün karşısında.
Akıllı adamlar, bilmelerine rağmen karanlığa gömüleceklerini sonlarında,
Sözleri şimşek çaktırmamış olduğu içindir ki onlar
Gitmezler o güzel geceye usulca.
İyi insanlar, son defa ellerini sallarlar, öylesine ateşli bağırarak.
Faydasız işleri, yeşil bir koyda dans ediyor olabilir ama onlar da,
Öfkelenirler, öfkelenirler ışığın ölümünün karşısında.
Güneşi uçarken yakalamış olan vahşi insanlar,
Ve öğrenen, çok geç, yas tuttuklarını onun yolunda,
Gitmezler o güzel geceye usulca.
Kör gözlerin göktaşı gibi alevlenip ve şenlenmesini
Kör eden bir görme gücüyle gören ağır hasta adamlar da
Öfkelenirler, öfkelenirler ışığın ölümünün karşısında.
Ve sen, benim babam, hüzünlü tepede, orada
Yalvarırım, lanetle ve kutsa beni şimdi acımasız göz yaşlarınla.
Ama gitme o güzel geceye usulca.
Öfkelen, öfkelen ışığın ölümünün karşısında.
Çeviri: Bekir Bal
Puanım:


Comments
Post a Comment