İçdökümü: Fast and Furious (Spoiler içerebilir)

 

Ehliyetim olmamasına rağmen arabaları, araba yarışı oyunlarını ve filmlerini bu kadar sevmem pek tabii normal değil. Gelin görün ki kader, baht, şans, hayat, alın yazısı.

Peki ben bu hızlı ve öfkeli adamları neden bu kadar seviyorum?

Filmlerdeki saçmalıklar üzerine YouTube üzerinden milyorlarca para kazanan birçok insan var, eleştiri üzerine eleştiri. Benim bu seriye bakış açım tamamen “Man, c’mon, that f*cking rush!” oluyor her izlediğimde. Yani kamyonun altında, ara boşluğunda saatte 80 mil hızla giderken petrol çalmaya çalışan adamları izlemek gerçekten inanılmaz keyifli değil mi? Ya da tren vagonundan garip birtakım aksesuarlar vasıtasıyla milyon dolarlık arabaları fırt diye çıkartmalarını görmek?

Evet, hiçbir uçak pistinin o kadar da uzun olmadığının farkındayım, bir arabada maksimum 6 vites olduğunun da ya da çeyrek millik bir hayat yaşayan adamın nasıl dünyayı kurtaran süper kahramana dönüştüğüne ben de anlam veremiyorum. Yine de izlerken damarlarınızda o hızı, o heyecanı, o adrenalini hissetmediğinizi dürüstlükle söyleyebilir misiniz?

İlk film, klasik bir Hollywood filmi hikayesi gibi başlıyor, yerel polis teşkilatından bir dedektif, suçluların arasına gizlice onlardanmış gibi yaparak sıvışıyor ve teşkilata bilgi veriyor. Bu undercover nark kardeşimiz, yani rahmetli Paul Walker, güven kazanmak için -mış gibi yaparken bir anda içinden bir adrenaline-junkie çıkıyor, o arada Vin Diesel’ın kardeşi esmer güzeline de abayı yakıyor. Buradan da anladığınız gibi “kötü adam” Vin Diesel yani Dom’u vakti geldiğinde teşkilata ele vermiyor ve serinin garipliklerle dolu macerası bu ikilinin birbirine olan güvenleri üzerine kuruluyor.

4 film boyunca tamamen Walker ve Diesel ikilisinin eleştirilen ama şahsımca bayağı ölümüne sevilen hikayeleriyle giderken, araya gelecekten bir bölüm sokuşturuluyor: Tokyo.

Tokyo’nun geleceği göstermesi demek de maalesef sonradan çekilen birkaç filmde kimin öleceği ve kime ne olacağı konusunda inanılmaz bir spoiler oluyor. Tokyo dolayısıyla seride en nefret ettiğim filmdir. Ayrıca Brian ve Dom’un olmadığı hiçbir “fast end füriyıs” benim için yeterince fast veya furious olmayacaktır.

Tokyo’dan sonra ama hala geçmişi anlatmaya devam eden o meşhur uçak pistinde geçen saçma film de sokulunca araya insanların eleştirilerinden kaçamadılar. Açıkçası, çok da haksız sayılmazlar eleştirenler. Koskoca Amerika’da eski suçlu birkaç hanım ve bey olmazsa dünya yanacak falan gerçeklikten çok uzak hikayeler. Tokyo kadar sinir bozucu mu peki? Hmm, belki.

Genel anlamda filmin ilk saniyesinden son saniyesine kadar düşmeyen tansiyonum ve oyuncuları çok sevmemden mütevellit bu seri benim için bir guilty pleasure’dır. Tarafsız değilim.

Paul’un ölümünden sonra hala ağlayarak izlediğim son filminde anladım ki, bu filmler benim için hiçbir zaman başkalarının gördüğü kadar saçmalıklar silsilesi olmayacak.

Günün sonunda, Netflix üyeliğiniz varsa, karantinada yanınızdakinin nefes alışı bile sizi cinnete sürüklüyor ve izleyecek adam akıllı bir şeyler arıyorsanız eğer, Fast and Furious ÖNERİLDİ. 

Bir ileri bir geri zaman çizelgesinde kaybolmamak için filmleri şu sırayla izleyebilirsiniz:

The Fast and the Furious (2001)
Turbo-Charged Prelude to 2 Fast 2 Furious (2003)
2 Fast 2 Furious (2003)
Los Bandoleros (2009)
Fast & Furious (2009)
Fast Five (2011)
Fast & Furious 6 (2013)
The Fast and the Furious: Tokyo Drift (2006)
Furious 7 (2015)
The Fate of the Furious (2017)


Puanım: 

Comments

Popular posts from this blog

İçdökümü: Bayi Toplantısı (Spoiler içerebilir)

İçdökümü: Ölümlü Dünya (Ağır Spoiler İçerir)

İçdökümü: The BFG