İçdökümü: Look Who’s Back (Er Ist Wieder Da) -Spoiler içerir-
Yıl 1933, yer Almaya. Savaşın ortası. Führer sığınağında uykuya dalıyor. Gözünü açtığında ise dumanlar içerisinde, yerde, bir parkın ortasında buluyor kendini. Savaş uçakları sesleri yerini kuş cıvıltılarına bırakmış. Kalabalıklar güneşin tadını çıkartan ailelerden ibaret, kimse telaşlı değil. Gazetedeki tarih 2014. Etrafında akıllı telefonlar, modern arabalar, modern giyimli insanlar var. Savaşa dair ufacık bir iz yok. Bildiği dünyaya dair bir iz yok. Sorumuz basit: Adolf Hitler aynı zihniyetiyle bugün yaşıyor olsaydı YouTube nesli onu ciddiye alır mıydı?
Şimdi, hikayemiz çok başarılı olmayan bir yarı-zamanlı muhabirin işini geri alma mücadelesi olarak başlıyor. Yaptığı işleri çalıştığı kanal tarafından takdir görmeyen ve maddi sıkıntılar yaşayan Sawatzki, kendisinin Adolf Hitler olduğunu söyleyen bir “komedyen”i keşfettiğini sanıyor ve onunla bir yolculuğa çıkıp çeşitli şehirlerde kendisine komiklikler yaptırıp çekmeye başlıyor. Adolf Hitler, yani Oliver Masucci ise gerçekten Hitler olduğunu insanlara anlatmaktan hiç vazgeçmiyor.
Bu yolculukları esnasında yeni teknolojiyle de yavaş yavaş tanışmaya başlayan Hitler, televizyonun güçlü bir propaganda aracı olacağını düşünüyor ve Sawatzki’nin kendisinden beklediği şaklabanlıklardan vazgeçip çekimler esnasında tanıştığı insanlarla politika konuşmaya karar veriyor.
Hikayeyi inanılmaz bir rahatsızlık raddesine getiren durum da bu politik konuşmalarla başlıyor benim için. Yolculuğundan kesitler Youtube’ta milyonlarca izlenme alınca insanlar daha fazla ilgi göstermeye başlıyor senaryo boyunca. Hitler'den beklenen propagandaların insanlar tarafından bu kadar "ay ne şeker" bakış açısıyla karşılanması tüylerimi ürpertti. Sokakta, iş yerinde, kafede otururken gördüğü insanlara doğru sorular sorarak onların gerçek düşüncelerini ortaya çıkarttığını da “Doğru cümleleri kurduğumda hepsinin çizgiyi aştığını gördüm” diyerek yorumluyor ve haklılığını izliyoruz film boyunca. Karşılarında bir Hitler taklitçisini gördüklerinde bundan hicap duymasını beklediğimiz halk, kendisine göçmen sorunlarından bahsedip nefret söylemine varana kadar birçok düşünceyi dillendiriyor. Bir birey, Afrikalı göçmenlerin zeka seviyesinin 50-60 aralığında olduğunu, Almanya’nın Afrikalı göçmenlerden önce zeka ortalamasının 80’in üzerinde olduğunu söylüyor mesela. Tüm bunların bir “komedi” unsuru olduğunu düşündükleri için bu adamı televizyonda program program gezdirmeye başlıyorlar.
Birkaç diyalog örneği paylaşmak istiyorum burada.
Birkaç diyalog örneği paylaşmak istiyorum burada.
Televizyon kanalının genel yayın yönetmeni Bellini, kahramanımızla tanıştığında yine herkes gibi yalanın içinde yaşayan biri olduğunu düşündüğü ve komik bulduğu için kendisine program teklifinde bulunuyor. Bu teklif esnasında “Yahudi meselesinin komik olmadığı konusunda hemfikiriz değil mi?” diye soruyor ve Hitler “kesinlikle katılıyorum” diye cevap veriyor. Gerçekten tüylerimi ürperten bu diyaloğun yazım anını inanılmaz merak ediyorum.
Sawatzki ve Hitler ikilisinin zorda kaldıklarında sığındıkları birinin Yahudi olduğunu evdeki yaşlı teyzenin Hitler’i gördüğünde çıldırmasıyla anlıyoruz. Teyzenin torunu (fotoğraftaki ablamız) ve erkek arkadaşı Sawatzki teyzeye bunun bir taklit, bir komedi olduğunu söylüyor sakinleşmesi için. Teyze ise “o zamanlar da insanlar gülüyordu” diye cevap veriyor.
Evden kovulduktan sonra Hitler, Sawatzki’nin kızarkadaşının Yahudi olmasından rahatsızlığını açık bir şekilde dile getiriyor ve “belki birazı Yahudi’dir, bir beden ancak küçük miktarda Yahudiliği kaldırabilir” diyor.
Filmin sonuna doğru yaptığı konuşmada kendisini propagandayla insanları kandırmakla suçlayan Sawatzki’ye şöyle cevap veriyor: “Anlamıyorsun. 1933’te insanlar propagandayla kandırılmamıştı. Planlarını açık ve net bir biçimde ortaya koymuş bir lideri seçtiler. Beni Almanlar seçti.”
Sawatzki bu kez kendisini canavar olmakla suçluyor. Hitler ise “Öyle mi? O halde bu canavarı seçmiş olanları cezalandırmalısın. Hepsi mi canavardı? Hayır, onlar sıra dışı bir adamı seçmiş ve ülkenin kaderini onun eline bırakmış olan sıradan insanlardı. Kendine hiç insanların beni neden takip ettiklerini sordun mu? Çünkü temelde hepsi benim gibi. Aynı değerlere sahipler. Benden kurtulamazsın. Ben senin bir parçanım. Hepinizin parçasıyım. Ve bak, o kadar da kötü değildi” diye cevap veriyor.
Bu diyaloglardaki cesaret hem ürpertiyor hem de filmin hikayesini oluşturduğu için rahatsız etmiyor. Yani “bu cümleyi nasıl kurarsınız” diye yapım firmasının önünde protestolar olmasını beklemiyorsunuz. Bu söylediğime kara-mizah şaka yazma sahnesi de dahil. Bu sahnede yer alan “Direksiyon öğretmenim bana gazın nerede olduğunu sordu, ‘sağdan ikinci kapı’ dedim” ve “Yahudiler Auschwitz gezisini değerlendirdi, hepsi bir yıldız verdi” gibi kırmızı çizgilerin tamamını geçen şakalardan bahsediyorum. Bence rahatsız etmeme sebebi, bunları yazan karakterlerin sadece yöneticilerinin talep ettiği işi yapıyor olmaları ve durumdan çok rahatsız olduklarını açık bir şekilde göstermeleri aslında, yani bizim yerimize yeterince sıkılıyorlar. Bu, işte, hem yönetmen hem de senarist zekasıdır. Hitler hakkında bir komedi yazıyorsanız insanlar bu ofansif şakaların içinde yer almasını beklerler zira, ama kimseyi incitmeden bu şakaları da var etmek gerçek bir sanat.
Sawatzki bu kez kendisini canavar olmakla suçluyor. Hitler ise “Öyle mi? O halde bu canavarı seçmiş olanları cezalandırmalısın. Hepsi mi canavardı? Hayır, onlar sıra dışı bir adamı seçmiş ve ülkenin kaderini onun eline bırakmış olan sıradan insanlardı. Kendine hiç insanların beni neden takip ettiklerini sordun mu? Çünkü temelde hepsi benim gibi. Aynı değerlere sahipler. Benden kurtulamazsın. Ben senin bir parçanım. Hepinizin parçasıyım. Ve bak, o kadar da kötü değildi” diye cevap veriyor.
Bu diyaloglardaki cesaret hem ürpertiyor hem de filmin hikayesini oluşturduğu için rahatsız etmiyor. Yani “bu cümleyi nasıl kurarsınız” diye yapım firmasının önünde protestolar olmasını beklemiyorsunuz. Bu söylediğime kara-mizah şaka yazma sahnesi de dahil. Bu sahnede yer alan “Direksiyon öğretmenim bana gazın nerede olduğunu sordu, ‘sağdan ikinci kapı’ dedim” ve “Yahudiler Auschwitz gezisini değerlendirdi, hepsi bir yıldız verdi” gibi kırmızı çizgilerin tamamını geçen şakalardan bahsediyorum. Bence rahatsız etmeme sebebi, bunları yazan karakterlerin sadece yöneticilerinin talep ettiği işi yapıyor olmaları ve durumdan çok rahatsız olduklarını açık bir şekilde göstermeleri aslında, yani bizim yerimize yeterince sıkılıyorlar. Bu, işte, hem yönetmen hem de senarist zekasıdır. Hitler hakkında bir komedi yazıyorsanız insanlar bu ofansif şakaların içinde yer almasını beklerler zira, ama kimseyi incitmeden bu şakaları da var etmek gerçek bir sanat.
Filmde, senaryosu hariç beni çeken şeylerden bahsetmek istiyorum. Öncelikle prodüksiyon hem pre hem de post aşamalarında muazzam bir iş çıkartmış. Çok gezgin bir çekim planına sahip olan bu hikayede gerek ışık, gerek ses, gerek görüntü yönetmenliği ve mizansen adına harika şeyler buluyorsunuz. Post-prodüksiyon ise gerçek anlamda bu filmi olması gereken yere getirmiş. Eski fotoğrafların animasyonlaştırılmasıyla gösterilen bazı tarihsel olaylar yer alıyor filmin içerisinde mesela, sırf o kısımlar için bile ayakta alkışlanacak bir post-prodüksiyon ekibi var bu yapıtın arkasında. Kan, ter ve gözyaşı içerisinde çalışan yapım ekibini ayakta alkışlıyorum.
Rossini-La Gazza Ladra parçası ile başlayan film, bize “ekşi-tatlı” bir hikaye izleyeceğimiz duygusunu anında geçiriyor. Bu parça çok sevdiğim A Clockwork Orange filminde de kullanılmıştı. Film parlak ışıklarla, güneş ışığının yansımalarıyla, rengarenk başlıyor ve sonuna doğru karanlık, kasvetli, daha mat ve koyu renklerle filme veda ediyoruz. Bu renk geçişleri, hem duygu aktarımını kolaylaştırmış hem de karakter gelişimlerini kolayca algılamamızı sağlamış. Ekşi-tatlıdan, genzi yakan acılığa dönüştürmüş hikayeyi.
Cast ekibini de alkışlamamam mümkün değil, tek bir oyuncuyu değiştirmezsiniz. Özellikle Oliver Masucci dünya üzerindeki tüm ödüllere layık bir performansla karşımıza çıkıyor.
Oliver Masucci’nin The Guardian’daki röportajında anlattıkları, filmle ilgili tüm ürpertilerimi haklı çıkartacak nitelikte. Uzunca bir hazırlık süreci geçiren Masucci, bir oyuncu koçuyla mimik ve aksan çalışıp gerekli kiloyu aldığında, yönetmen tarafından giydirilip makyajla hazırlanıp şehir meydanına bir kamerayla salınmış. Önce tepkilerden çekindiğini ancak sonra insanların kendisiyle fotoğraf çekmek istemesi ve hatta sarılmak istemesi karşısında şaşırdığını ve rahatladığını dile getiriyor. Ayrıca insanların tarihten ders almadıklarını da bu çekim esnasında anladığını anlatıyor. Röportaj linkini aşağıda bulabilirsiniz.
Cast ekibini de alkışlamamam mümkün değil, tek bir oyuncuyu değiştirmezsiniz. Özellikle Oliver Masucci dünya üzerindeki tüm ödüllere layık bir performansla karşımıza çıkıyor.
Oliver Masucci’nin The Guardian’daki röportajında anlattıkları, filmle ilgili tüm ürpertilerimi haklı çıkartacak nitelikte. Uzunca bir hazırlık süreci geçiren Masucci, bir oyuncu koçuyla mimik ve aksan çalışıp gerekli kiloyu aldığında, yönetmen tarafından giydirilip makyajla hazırlanıp şehir meydanına bir kamerayla salınmış. Önce tepkilerden çekindiğini ancak sonra insanların kendisiyle fotoğraf çekmek istemesi ve hatta sarılmak istemesi karşısında şaşırdığını ve rahatladığını dile getiriyor. Ayrıca insanların tarihten ders almadıklarını da bu çekim esnasında anladığını anlatıyor. Röportaj linkini aşağıda bulabilirsiniz.
Filmde beni inanılmaz güldüren tek sahne Downfall filminin meşhur sahnesinin bir benzerinin yer alması oldu. Hani Hitler’in toplantıdaki askerlere bağırdığı ve bir kadının ağladığı. Hem de o kadar muazzam bir yerde tam yerine koymuşlar ki film boyunca daha komik bulduğum bir sahne olmadı. Benim için zirve kesinlikle o sahneydi.
Look Who’s Back, Hitler’in üstü açık bir arabayla şehirde tur atması ve insanların verdikleri gerçek tepkilerle son buluyor. Araya kolaj olarak da Almanya’da yaşanan ırkçı saldırılar ve göçmen karşıtı protestolardan haber görüntüleri konulmuş. İşte beni hem hayal kırıklığına uğratan hem de en rahatsız eden kısım burası oldu. Çünkü Hitler’i gören halkın büyük bir çoğunluğu bu adamı selamladı. Büyük bir çoğunluğu bu adama gülümsedi, bebeğini kaldırıp elini salladı, fotoğrafını çekti. Yani halkın gerçek tepkisi, hala bazı şeylerin değişmediğine bir kanıt niteliğinde benim için. Bu da beni büyük bir hayal kırıklığına uğratıyor.
Bunun haricinde filmin başlarında sadece parmağını ısırdığı için bir köpeği silahla vurarak öldürmesini gösterdiler (köpeğin çizim aşamasına ait görsel yukarıda). Gerçekten her izlediğimde o sahnede köpek sahibinin bu adamın gırtlağına nasıl yapışmadığını merak ediyorum. Senaryo değil de gerçek olsaydı Hitler'i ellerimle keserdim. Buna rağmen, herkesin komedyen sandığı adamın kendisini hiç saklamadığını da bu sahnede görüyoruz aslında. Bu cinayete rağmen hala insanlar onun yalnızca bir komedyen olduğunu düşünmeye devam ediyorlar.
Film boyunca birilerinin bu adama karşı çıkmasını, kötü davranmasını, kabul etmemesini bekledim ve sadece bir kez filmin ortalarına doğru tek bir kişi negatif bir yorumda bulundu. Sadece ponçik, sakin, negatif bir yorumdu bu. Bu nedenle rahatlıkla söyleyebilirim ki film hem sinirlerinizi zıplatacak hem de yer yer gülümsetecek bir hikayeyi sunuyor karşımıza. Tavsiye ediyorum mutlaka izlemenizi. Sinirinizi zıplatacak şey hikaye değil gerçekler ve bundan kaçamıyoruz.
Film boyunca birilerinin bu adama karşı çıkmasını, kötü davranmasını, kabul etmemesini bekledim ve sadece bir kez filmin ortalarına doğru tek bir kişi negatif bir yorumda bulundu. Sadece ponçik, sakin, negatif bir yorumdu bu. Bu nedenle rahatlıkla söyleyebilirim ki film hem sinirlerinizi zıplatacak hem de yer yer gülümsetecek bir hikayeyi sunuyor karşımıza. Tavsiye ediyorum mutlaka izlemenizi. Sinirinizi zıplatacak şey hikaye değil gerçekler ve bundan kaçamıyoruz.
Puanım:
Oliver Masucci'nin röportajına bu linkten ulaşabilirsiniz:





Comments
Post a Comment