İçdökümü: Mindhunter (Spoiler içerebilir)
Seri katillerin profillerinin oluşturulma sürecinde neden bir LGBTİ+ bireyin de hikayesini araya sokma gereği duymuşlar? Çünkü Netflix ve ÇÜNKÜ SEX SELLS!
Herkes o kadar çok övdü ki, birkaç gün önceye kadar gerçekten izlemeyeceğimden emin olduğum tek diziydi; ta ki zevkine aşırı güvendiğim canımın içi dostumdan “izle” önerisi çıkana kadar. Önerisini emir kabul ettim ve akabinde, yine fragman izlemeden, bodoslama haydebre diyerek daldım. Size bu içdökümümde Mindhunter’ın neden mindfuck olarak isim değişikliğine gitmesi gerektiğinden bahsedeceğim.
Dizinin olayı şu, 1970’lerde iki FBI çalışanı, yerel polis merkezlerinde katil kim eğitimleri verirlerken profil çıkartma konusunda yeterli bilgiye sahip olmadıklarını anlarlar ve yakalanmış seri katiller ile bir seri röportaj yaparak onları anlamaya çalışırlar. Edindikleri bilgiler doğrultusunda, öldürülen kişiler üzerinden katilin kim olabileceğine dair fikir sahibi olabilecek kadar röportaj yaparlar. Alışılmışın dışındaki bu fikir önce çok tepki toplasa da insanlar potansiyelini görmeye başlarlar. Bu iki ajanın katilleri konuşturma teknikleri ve profil çıkartma konusundaki uzmanlaşma süreçleri gazetelerde manşet olmaya başlar.
Diziyi bu denli popüler kılan şey ise ismi geçen seri katillerin gerçek insanlar olmaları ve YouTube üzerinden başka birçok röportajlarına erişebiliyor olmanız.
Senaryosu çok zekice yazılmış bir dizi, ana karakterlerin yani FBI ajanlarının hayatlarındaki gelişmelerin karakter gelişimine yansımalarını işlerinden ve olaylara tepkilerinden direkt olarak görebiliyoruz. Röportajlarla bunaltan değil de her anı heyecanlı, merak uyandıran bir senaryo yazılmış. Olay örgüleri, bağlantılar, karşılaştıkları insanlar, dizinin içerisinde yer alan her bir detay özenle işlenmiş.
Öncelikle, evet, casting ekibine kocaman bir alkış. Hanımlar beyler, nereden buldunuz bu adamları allaşkına? Bu benzerliklerin “normal” olması için akraba olmaları şart. DNA testi istiyorum.
Dizi insana korku dolu geceler yaşatmıyor. En büyük korkum buydu. Nasıl becermişlerse bir seri katilin söyledikleri, anlattıkları, çoğunluğu birebir diyaloglardan alıntı olmasına rağmen rahatsız etmek yerine daha fazla merak uyandırıyor. Gerçekten dinliyorsunuz, gerçekten anlıyorsunuz, belki gelecekteki hayatınızla ilgili yapmamanız gerekenleri görüyorsunuz (oğlumu asla aşağılamamalıyım, oğlumu asla kız olmadığı için suçlamamalıyım, oğlumu çok sevmeliyim), etrafınızda böyle insanlar olup olmadığını merak ediyorsunuz.
Belki bu tip şiddetlere çok uzak büyüdüğüm için bana ilginç, uzak, gerçek dışı gelmiş olabilir, empati kuramamış olabilirim.
Prodüksiyon ekibinin annelerinin döktüğü gözyaşlarının ortalığı sırılsıklam ıslattığı bir iş ve teknik ekibe gerek kostüm, aksesuar, lokasyon, hatta teknolojik ürünler, kıyafetler, saç, makyaj, her bir karedeki emekleri için de kocaman alkış. İnanılmaz bir işi öylesine duru bir güzellikte karşımıza çıkartmışlar ki günümüzde çekilmediğine yemin edebilirim.
1970’lerde kullanılan bir çağrı cihazının sıfırını nereden bulmuşlarsa gayet doğal bir akış içerisinde dizideki diğer bir karakterin bu cihazın paketini açışını gösterdiler birkaç saniye. Gerçekten diziyi orada durdurup o cihazı nereden bulduklarını düşündüm. Ben o ekibin prodüksiyon ekibinde olsaydım ve o cihazı bulmam istenseydi nereye bakardım diye düşündüm. Dizinin benim saygımı kazanması o çağrı cihazı sayesinde oldu. Küçücük birkaç saniyelik sahnede belki birçok izleyici için gereksiz bir detaydı ama işte o önemsiz birkaç saniye için o cihazı bulmaları gerçek bir sanat.
Benim bir alkışım da fokusçuya. İmkânsız duyguları netlik kadar basit bir hile ile tereyağından kıl çeker gibi geçirmiş yönetmen. Muazzam kamera açıları, gerginlik seviyesini hep doğru aralıkta tutan müzik, yalın ses.
Oyuncuların katkıları da yalnızca güzel taklitten ve tip olarak benzerlikten ibaret değil. Cameron Britton, verdiği kısa bir röportajda aylarca karakteri Edmund Kemper’ı çalıştığı için kendisini ziyarete gelen annesini geçirmeye gidemediğinden bahsetmiş. “Aylarca annesine duyduğu nefret yüzünden onlarca insanı öldürmüş bir adamı yaşamaya çalıştım. Karanlık düşüncelerin Edmund’ı çalışmadığım zamanda da gelmeye başladığını anladığımda kendimi bu durumdan çekip çıkarttım. Çekim zamanı annem beni ziyarete geldiğinde bu sebeple dönüşünde uğurlamaya gitmedim, telefondan “görüşürüz” demeyi yeterli buldum. Bir şey yapacağımdan değildi ama garip bir durumdu” diye anlatmış çalışma sürecini.
Kimsenin birkaç bölüm oynayacağı bir karaktere kendisini bu kadar kaptırmasını ve sonrasında oluşabilecek psikolojik sıkıntıları yaşamasını istemem ama o performans annesini görmesini engelleyecektiyse, lütfen öyle olsundu. Ses tonundan mimiklerine kadar birebir olarak o adamı başka nasıl oynardı ki zaten?
Beni Cameron Britton kadar şaşırtan bir diğer oyuncu da Damon Harriman oldu. Aman Tanrım, bir insan Charles Manson’a ancak bu kadar benzeyebilirdi.
2. Sezon sonunda, her Mindhunter izleyicisi gibi ben de gerçek röportajları izledim tabii. Charles Manson’ın yarım saatlik röportajını gözümü kırpamadan izledim. Gerçek bir delinin kuyuya taş atması sonucu dünyayı nasıl kabusa sürükleyebileceğini anladım o röportajda. Hayatım boyunca en korktuğum insan tipidir kendisi; ticaret zekasına sahip, her söylediğine bir cevabı olan, yaptığı hiçbir şeyin sorumluluğunu almayan rezil bir insan. Neyse, röportajı izlerken Damon Harriman’ın kendisini bu rezillik müsveddesi bireyin seviyesine nasıl çektiğini çok merak ettim. Zira tip, mimik, ses, aksan, birebir aynıydı, birebir. Netflix kendi resmi sayfasında Damon Harriman’ın giriş yaptığı sahneyi “karşınızda Charles Manson” başlığıyla paylaşmış. Eğer o dönemde yaşamış ve bu olayları görmüş biri olsaydım, o sahneyi gördüğümde “the motherfucker is immortal” çığlıkları eşliğinde tuvaletimi altıma kaçırabilirdim.
Keşke oyuncuların hazırlık aşamalarını ve koçlarıyla diyaloglarını da belgesel yapsalar. İnanılmaz merak ediyorum bir insanın Charles Manson’a, ya da herhangi bir seri katile nasıl büründüğünü.
Diyalogların aklı diri tutan tarafı ise, bir dedektifin bakış açısıyla her kelimenin ehemmiyetinin altının çizilmesi. “Aa şöyle söyledi, bak şimdi buradan bunu çıkartacaklar” kadar basitlikten bahsetmiyorum tabii. Hatta o basitliği özletecek kadar zeki diyaloglarda kayboluyorsunuz. Bazı sahneleri 3-4 kez tekrar izlediğim oldu, her kelimeyi tek tek dinledim ki ne kaçırdığımı anlayayım.
3. sezon başlamadan önce ilk iki sezonu muhakkak tekrar izleyeceğim.
Günün sonunda, Netflix üyeliğiniz varsa, karantinada yanınızdakinin nefes alışı bile sizi cinnete sürüklüyor ve izleyecek adam akıllı bir şeyler arıyorsanız eğer, Mindhunter ÖNERİLDİ.


Comments
Post a Comment