İçdökümü: The Last Kingdom (Spoiler İçerir)
Hayatımda gördüğüm en güzel ağlayan serseri mayının hikayesi. Biraz Viking, biraz hiperaktif ama içimizden biri: Uhtred Ragnarson.
Öncelikle, izlediğim birçok tarih kanalından İngiltere’nin Roma işgalinden sonraki Viking savaşları hakkında az çok fikrim vardı. Daha önce sıkı bir Vikings izleyicisi olduğum için de hem inanışlarından hem de Hollywood’un günümüz İskandinav toplumunun atalarına karşı ekmeye çalıştığı negatif imaj tohumundan haberdardım. Dolayısıyla bu diziye diğer tarihten esinlenen diziler gibi sıfır fikirle dalmadım. İyi mi oldu kötü mü bilmiyorum.
The Last Kingdom’da Viking’e Dan, İngiliz’e Saxon, cennete Valhala ve simite Gevrek deniyor. Dönemin İngiltere’si, küçük küçük krallıklardan oluşan garip bir yapıya sahip. Bu garip yapı da Vikingleri çok zorlamayacak bir işgali altın tepside sunuyor tabii. Vikinglere karşı tek kral altında tek yumruk olmaktan başka hiçbir seçeneği kalmayan İngiliz hemşerilerimin bu bilince erişinceye kadarki süreçlerini anlatan The Last Kingdom, pek tabii bir dizi olduğu için hem gerçek hem de kurgu birçok öğe barındırıyor içerisinde.
Diziden sonra kısa bir iki tarih videosu izledim. Anlayabildiğim kadarıyla (rezalet anlatışlarından sıkıldığım için gerçekten ne anladığımı ben de bilmiyorum, abi zaten sıkıcı olan bir konuyu berbat bir anlatım ve sabit görsellerle açıklamaya çalışmışlar, VEFAD) Uhtred, yani bizim serseri mayın tarihteki gerçekliğiyle birebir olarak işlenmemiş. Dizideki karakter daha afedersiniz **salak olarak yansıtılıyor, yani konu bir kadın olduğunda “çölleri aşam, yârime gidem” düşüncesiyle hareket eden biri. Ha bir de bitmek bilmez ve asla anlayamadığımız “sözümün eriyem, sözümden dönersem ölerem” erdemiyle kendisini defalarca aşağılamış bir kralın peşinden koşturuyor.
Hristiyan ve Eski İskandinav İnanışına tapanların birbirlerine bitmek bilmez saygısızlıkları dizi boyunca tiksindirtti. Gerçekte de böyle mi oldu bilmiyorum. Ama son sezonda mezar kazıp vefat etmiş bireylerin cenazelerini falan parçaladı Viking kardeşlerimiz. Sırf Hristiyan oldukları için.
Dini inanış hususunda Uhtred’in ele avuca sığmayan bir inadı da mevcut olarak gösteriliyor. Bu adam tam olarak üç kez, 3 KEZ vaftiz edildi ama Tanrı’ya asla yüreğini açmıyor. Sebepleri dört sezon boyunca güzel bir şekilde işlendiği için çok şaşırtıcı bir sonuç değil ama günümüzün dünyasında ben bir kez vaftiz olmak için aylarca beklemiş biri olarak eski zamanlarda işlerin basitliğine gıpta etmedim değil.
Bu arada o dönemde yaşamadığım için çok şanslıyım. Dizi boyunca bunu düşündüm. Kesinlikle sadece bir karış toprağı paylaşamadıkları için gözünü kırpmadan insanları katleden ve kendilerine lider, savaşçı hatta kahraman vs diyen bireylerle dolu bir yüzyılmış. Şu an dünya çok farklı, değil mi?
Neyse, yeterinde tarihtir, inanıştır, her şeyi anlattım, şimdi gelelim asıl meselelere. Dizimiz Uhtred isimli bir zavallı çocuğun anasından babasından Ragnar tarafından kaçırılmasıyla başlıyor. Bu veledimizin olayı da Bebbanburg’ün varisi ve kralının oğlu olması. Büyük abisi ölünce sevilmeyen evlat Uhtred tahtın tek varisi kalıyor ama henüz küçük olduğu için de amcası tahta geçip bu kardeşimizin ölüm fermanını veriyor.
Ragnar’ın esiri kardeşimizin ne olursa olsun geri alınması krallığın şanından tabii. Amcası olacak şeref yoksunu mahlukat Ragnar’dan Uhtred’i satın alması için bir ekip gönderiyor. Pek sevgili Beocca, rahmetli babasının danışmanı ve başrahip, Uhtred’in para karşılığı alınması için gönderilen ekibin üyesi ve anlaşma sağlanırken kulağına “amcan seni öldürmek istiyor, kaç oğlum” deyiveriyor. Ragnar bunu anlamış olacak ki “neyse parası verin, bu oğlanı evlat edindim” diyor ve Uhtred of Bebbanburg oluyor size Uhtred Ragnarson.
Abisi öldüğünde varis olabilmesi için Beocca tarafından ikinci kez vaftiz edilen bu bahtsız kardeşimiz, Vikinglerle yetişip onların inanışlarını benimsiyor ve tarihin ilk melezi oluyor. Özden öz ama maalesef üvey babasını, kardeşlerini, annesini, herkesi büyük bir yangında kaybediyor ve babasının intikamını almak için yollara dökülüyor. İntikamın ateşi damalarında akan bu delikanlının muazzam bir dövüşçü olduğu krala kadar ulaşıyor ve kral bu adamı hiç sevmese de ordusunu eline emanet ediyor. Böylece kral Alfred ve Uhtred Ragnarson’ın bir garip bromance’i başlıyor.
Bu arada Uhtred için ladykiller dedim ama dizide seks sahnesi inanılmaz az. Hele de Netflix standartlarına göre. Beni inanılmaz şaşırttı bu durum. Demek ki yapınca oluyormuş.
Ama dizi boyunca asla herhangi bir tarih vermemeleri tadımı inanılmaz kaçırdı. Evet, gerçek tarihi birebir göstermeyebilirler ama geçen bölüm hamile olan kadın bir bölüm sonra 3-4 yaşında bir çocuğa sahip olacaksa bilmem-kaç-yıl-sonra yazmak çok da zor olmamalı. Bir yolculuğa çıkıyorlar, dizide üç dakika sürüyor ama neler olmuş neler mesela. Kafa karışıklığı ve karman çorman bir zaman çizelgesi üzerinden kim kimdir, ne kadar zaman olmuştur çözmek zorunda kalıyorsunuz.
Beni ikinci sinir eden şey tüm krallıkların tek bir kaleden ibaretmiş gibi gösterilmesi oldu. Bir kapı var, girince geçmiş olsun. Ya tamam plato kurmak çok zahmetli bir iş, hele de bir zaman dizisinde. Yani terzilerin annelerinden emdikleri burnundan gelmiş mesela, sanat direktörü intihara sürüklenmiş, makyözler dünyayı fırçalardan ibaret görmeye başlamış. O kadar belli ki nasıl bir imkansızı imkanlı kıldıkları, gerçekten çıkarttıkları iş her türlü ödüle, alkışa, her türlü takdire şayan. Ama be kardeşim, koskoca krallıklar tek bir kapıdan ibaret olabilir mi gerçekten? Benim gibi bu soruyu birileri daha sormuş olacak ki son sezonda krallıkları kuşbakışı göstermeye başladılar. Yani o kapının ne kadar bir alanı koruduğunu gösterdiler nihayet. O nihayete erene kadar bir krallığın kısacık bir surdan ibaret olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz… Sinir bozucu gerçekten.
Bu arada o teardropu kime kaydettirmişler Allah tepelerinden baksın. Çığlık feryat yaaaaeeeeeoooooooğğğhaaaaaeeeeee diye bağırması için kaç para vermişlerdir bir de var ya. Cinnet sebebi.
Dizide beni çeken şeylerden bahsedeyim. Öncelikle konu Vikingler olunca gönlümden şıp diye vuruluveriyorum. Çocukluğumdan beri bu adamların içinde olduğu her şeyi çok sevdim. En son Vikinglerle ilgili izlediğim ve yine âşık olduğum film How To Train Your Dragon olmuştu. İzlemediyseniz yanınıza bir tomar selpak alıp seyre hazırlanmanızı öneririm. Nedenini bilmiyorum ama adlarına ister Dan’ler densin, ister barbarlar, ister Allah’ın lütufları; bu adamları ve kültürlerini çok ilginç buluyorum. Dizide de beylik anlayışları, gurur konseptleri, inançları, aile yapıları ve kadınlara duydukları saygının işlenmesi beni çok mutlu etti.
Yine İngiltere’nin nereden nereye geldiğini görebilmek de beni mutlu etti. Hristiyanlığın nasıl bir tohuma kök saldığını da aşağı yukarı görmüş oluyorsunuz.
Alexander Dreymon a.k.a. Uhtred, hayatımda gördüğüm en güzel ağlayan erkek olma ünvanını aldı. Gerçekten bir erkeğe ağlamak bu kadar yakışmamalı! Bu arada çok ilginç bir aksanla konuşuyor abimiz, Almanmış kendisi. Normal aksanı böyle olmayabilir ama dizide inanılmaz tatlı gerçekten, çok da yakışıyor oynadığı karaktere. Saçının, sakalının, gökyüzünden düşmüş mavi gözlerinin esiri olmamak için taş kalpli olmak lazım gerçekten.
Oyuncuların hepsi muazzam. Eliza Butterworth, kralın eşini oynuyor, özellikle beni delirtti, sinir etti ve bir oyuncunun erişmek istediği noktaya kadar gelip kendinden tiksindirtti. Velhasıl bir alkışı hak etti kesinlikle. Ian Hart a.k.a Beocca ise gönlümüzdeki yerini kepçe kulaklarıyla milim milim kazdı.
Puanım:


Comments
Post a Comment